facebookpaylas twitterpaylas googlepaylas

Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
not  İstatistik 2 Vize Ders Notları Ece 3 172 Son Yorum: Ece
not  Makro İktisat Vize Ders Notları Derya 3 95 Son Yorum: Derya
not  Ticaret Hukuku 2 Vize Ders Notları Hakan 3 105 Son Yorum: Hakan
not  Davranış Bilimleri Vize Ders Notları Gamze 3 111 Son Yorum: Gamze
not  Genel Muhasebe 2 Vize Ders Notları Gamze 3 128 Son Yorum: Gamze

Adalet Meslek Etiği Vize Ders Notları

#1
not 
Yeni Adalet Meslek Etiği 1. 2. 3. 4. Vize (Ara Sınav) Ders Notları ve Ünite Özetleri ADL101U

1. ÜNİTE
Ahlak
Ahlâkın konusu, insanların bilinçli eylemleridir. Ahlâkla ilgili düşüncelerimizi çoğu zaman harekete geçiren, ahlâksızlık yahut ahlâka aykırılık olarak kabul ettiğimiz eylemlerdir. Ahlâk(sızlık), bir eylemin, bir insan eyleminin niteliği olarak kullanılır. Ahlâka uygun veya aykırı olabilen şey, insanların bilinçli, iradi (istençli), isteyerek yaptıkları davranışlardır. 

Her ne kadar ahlâkın konusunun eylemler olduğunu söylemişsek de, ‘ahlâksız’ sözcüğü kişilere yüklenen bir niteliktir. Bir kişiyi ahlâksız olarak nitelemekle, uyulması gerektiğini düşündüğümüz bazı kurallara uymadan hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiş olmayı kastederiz. ‘Ahlâksız’, bazı durumlarda, kötü huyluluğa da gönderme yapar. 

Erdem, ahlâken değerli görülen bir durumun gerçekleştirilmesi için kişinin sahip olması gereken yetenek, beceri kapasite ve yeterliliklerdir. Erdem, kişilik özelliğidir. Ama bu özellik, ancak eylemler vasıtasıyla görünür hale gelir.

Ahlâk eylemlerle ilgilidir, davranış kurallarıdır; ama her türlü eylemle ve bütün davranış kurallarıyla ilgili olarak ahlâk sözcüğünü kullanmaktan kaçınırız. Bir toplumda geçerli olan pek çok davranış kuralı vardır. 

Ahlâk sözcüğünü çok geniş bir anlamda ele alırsak, bütün davranış kurallarına ahlâk demek mümkündür. Ama bir ülkenin hukuk sisteminde geçerli olan bir hukuk normuna ahlâk kuralı dersek veya o toplumun ahlâkından bahsederken hukuk normlarını da ahlâka katarsak, yadırganırız. 

Öyleyse ahlâk sözcüğünü, kurumlaşmış ve devlet desteğini almış kurallar olarak hukuktan, daha çok bazı ritüelleri, törensel nitelikli eylemleri işaret etmek anlamında geleneklerden ayrı bir anlamda kullanıyoruz. 

Bir toplumun ahlâkından bahsederken, uyulması gereken kurallardan değil, uyulmakta olan kurallardan bahsederiz. Bu nedenle böyle bir kullanım, tasvir etme işlevine sahip olmak anlamında betimseldir. İkincisinde ise, uyulması gereken kurallar düşüncesi vardır. Bu anlamıyla ahlâk, insanlara uyma talebinde bulunmak anlamında kullanılır, dolayısıyla da normatiftir. Ahlâk, iyiye yönelmiş eylemi gerektirir. 

Teorik akıl, nesne ve olguları seyretmeye, karşılaştırmaya ve bağlantılandırmaya karşılık gelir; nesneler ve olgular üzerine düşünür, neye inanılması gerektiğine karar verir. Bunun yanında pratik akıl, ne yapılması gerektiğine karar verir. 

Pratik akıl, amaçlar ve hedefler koyar, projeler üretir, bu amaç ve hedeflere nasıl ulaşılacağını belirler. Pratik akıl genel olarak iki tür yargıda bulunmaktadır: Konusuna değer yükleyen değer yargıları ile yapılması gereken bir eyleme işaret eden yükümlülük yargıları. Bu yargıların da, ahlâkî olan ve olmayan iki yönü bulunur. 

Ahlâk doğadan ve olgudan kaynaklanmamaktadır. Ahlâk beşerîdir, insan ürünüdür. Doğada ahlâk olmaz; doğanın ahlâkı olmaz. Doğanın yasaları vardır. Ahlâk ise insan ürünüdür, insan tarafından yaratılmıştır. 

Ne var ki ahlâkın beşeri olması, insan ürünü olması, toplumsallıktan ayrı düşünülemez. Hepimiz, adı nasıl konmuş olursa olsun, uyulması gereken kurallar bütünü olarak ahlâkı, doğmakla katıldığımız toplumda hazır buluruz. Hatta dahil olduğumuz toplumsal gruplar değiştikçe, yeni ahlâklarla tanışırız. 

 Ailenin ahlâkından kopan çocuk, sokağın ahlâkıyla ve öğrencilerin ahlâkıyla tanışır. Sonra dahil olduğu meslek grubunun, kendine ait bir ahlâkı vardır. Suç işleyip de hapishaneye düşerse, mahkumların ahlâkını tanıma imkanı bulur. 

Her grubun kendine has ama üyelerinden bağımsız oluşturulmuş bir ahlâkı vardır. Ama insanların öğretilen değer yargılarını reddetme imkanı daima vardır. Ne var ki hiçbir zaman ahlâkî yargılarımızı bizzat kendimizin mi oluşturduğu yoksa toplumun küçüklükten bilinçaltımıza kazıdığı inançlar mı olduğu konusunda kesin bir karar veremeyiz 

Ahlak ve Etik
Etik sözcüğünün kökeni, Yunanca bir sözcük olan ethos’tur. Yunancada ethos, ikili bir anlam yapısına sahiptir. Birincisinde alışkanlık, töre, görenek gibi sözcükleri işaret eder; ikincisinde ise toplumda hazır bulduğu töre, alışkanlık ve görenekleri aynen uygulamayıp, bunların üzerine düşünerek, sorgulayarak, eleştirerek içselleştirme ve bunu kişiliğin belirleyici özelliği haline getirme anlamına gelir. Aynı şekilde, Latince ortak kökenli batı dillerindeki ve zaman zaman Türkçe kullanımıyla da karşılaştığımız moral sözcüğü ikili bir anlam yapısına sahiptir. 

Eski Latincedeki mos (çoğulu mores) sözcüğünden türetilen moral, öncelikle belirli bir insan topluluğunda, bu insan topluluğunun üyelerinin birbirleriyle ilişkilerini belirleyen eylem modellerini veya normlarını ifade eder. İkinci olarak ise bu normlarla bağlı olmanın, kişi açısından bir kişilik meselesi oluşunu yansıtır. 

Nitekim aslen Arapça hulk sözcüğünün çoğulu olan ahlâk da, huy, seciye, tabiat, fıtrat, yaratılış anlamlarına gelir. Görüldüğü üzere, kökleri itibariyle etik, moral ve ahlâk sözcükleri, temel olarak ikili bir anlama sahiptir ve bu şekilde ele alındıklarında neredeyse eş anlamlı olarak da kabul edilebilirler. Ayrıca, etik sözcüğünün ‘ahlâk felsefesi’ anlamına gelmek üzere kullanılmasının uygun olduğu söylenebilir. 

‘Ahlâk’ ise, insan eylemlerinin doğru ve yanlış gibi değer ölçüleriyle ifade edilmesini mümkün kılan yargı, tutum, davranış, ilke ve kurallardır. Dolayısıyla etik, ahlâkı konu edinen bir derin düşünme faaliyetidir. Etik düşünme, sadece filozoflara ait değildir. ‘Ne yapmalıyım’ sorusunun sorulduğu bir durumda, herkes etik düşünme gerçekleştirmek durumundadır.

Ahlaki Sorumluluk: Özgürlük, Öznellik ve Görelilik
Ahlâk ‘iyi’yi gerçekleştirmeye yönelmiş, kurallı ve istençli eylem kurallarıdır. Ahlâkî yargılar, bazı eylemleri doğru bazılarını yanlış, bazı insanları iyi bazılarını kötü 

olarak niteler. Ahlâk, ahlâkî kural ve ilkelere uyulması gerektiğini söyler. Dolayısıyla ahlâkın dili, olguları ve nesneleri betimlerken kullandığımız dilden farklıdır. Ahlâkın dili, diğer normatif sistemlerin dili gibi, yasaklar, izin verir veya buyurur. 

İnsanın ahlâken sorumlu olması, önündeki eylem seçenekleri arasında tercih yapabileceğini, bu tercihin bizzat kendisine ait olduğunu ve eylemin ahlâka uygun kabul edilebilmesi için, ahlâkı dikkate alarak, ahlâka uygun hareket etmesi gerektiği anlamına gelir. Dolayısıyla sorumluluk, insanın iradesini kullanmakta özgür olduğunu varsayar. 

Ne var ki günlük hayatta çoğunca tartışmaksızın benimsediğimiz bu düşünce, filozofların çözmeye çalıştığı zor bir sorunu temsil eder. 
 
İnsanın iradesini kullanmakta özgür olduğu düşüncesinin karşısında belirlenim (determinasyon) düşüncesi yer alır. Belirlenimcilik, insan eylemlerini doğal olaylar olarak açıklar; yani yüksekten bırakılan bir nesnenin yere düşmesi nasıl açıklanıyorsa, insan eylemleri de aynı şekilde açıklanır.

Belirlenim düşüncesine göre, “evrende doğal bir neden olmadan hiçbir şey gerçekleşmez. İnsanlar doğal dünyanın bir parçasıdırlar; insanın her edimi ya da kararı, doğal olayların bir türünden başka bir şey değildir; dolayısıyla onun da bir nedeni vardır”. 

İnsanın gerçekten özgür olup olmadığı konusunda karar vermek oldukça zordur. İnsanın ahlâkî yargılarda bulunma konusunda özgür olması, etik tartışmalarda değil ama gündelik tartışmalarda başka bir anlamda daha kullanılır. 

Bu şekliyle ahlâkî yargıların her bir bireye has olduğu savunulur. İnsan madem özgürdür, ahlâkî yargılarda bulunma konusunda herhangi bir kişiye, kuruma, otoriteye, ölçüte vs. bağlı değildir ve kendi ahlâkî görüşünü oluşturabilir. 

Dolayısıyla kişinin ahlâkî yargılarının eleştirilmesi olanaksız hale gelir, zira eleştirinin karşılığı, ‘Ahlâkî yargılarda bulunmada özgürüm, beni yargılayamazsın!’ olacaktır. Öznelcilik dediğimiz bu görüş, ahlâken eleştiriden kaçmak istendiğinde sıklıkla başvurulan bir argümandır. 

Ne var ki özgürlük düşüncesi üzerinde yapılacak derin bir düşünme, özgürlüğün öznelciliğin gerekçesi olamayacağını rahatlıkla gösterecektir. Çünkü ahlâkî eylemin ancak özgürlükle mümkün olması, her türlü ahlâkî değer yargısının özgürlüğe bağlanması anlamına gelir ki bu da, bizatihi özgürlüğün değerli olması sonucunu doğurur. 

Bu düşünce, tek tek kişilerin özgürlüğünün yanında hatta ondan daha önce, genel olarak özgürlüğü değerli kılar. 

Dolayısıyla kişinin kendi özgürlüğünü değerli görebilmesi, diğer insanların özgürlüğünü değerli görmesine bağlıdır. Özgürlüğünü kullanarak ahlâk kuralı koyarken, başkalarının özgürlüğünü de sağlayacak bir kural koyacaktır. 

Böylece ahlâkî eylemin koşulu olarak özgürlük, başkalarının özgürlüğünü gözetme anlamına gelecek; herkesin ahlâkî yargıda bulunma özgürlüğünün anlamı, bireysellik ve diğer insanlardan soyutlanmışlık olarak değil, başkalarının ahlâkî görüşlerini de dikkate almak olarak ortaya çıkacaktır. 
 
Eğer öznelcilik yanlışsa, doğru olan nesnelliktir demek, başka eleştirileri gündeme getirir. Zira nesnellik iddiasında bulunmak, en azından bazı ahlâkî yargıların herkesin için doğru olmak zorunda olduğunu söyler. Bu iddiaya evrenselcilik de denmektedir. Evrenselcilik, bazı ahlâkî yargıların herkes için geçerli olduğunu savunan görüştür. 

Nesnellik ve evrensellik, ahlâkî yargıların özelliği olarak ileri sürüldüğünde şu söylenmiş oluyor: Kişiden kişiye, zamandan zamana, toplumdan topluma değişebilen değer yargıları ve ahlâkî yargılar vardır. Ancak bunların hepsi aynı anda geçerli veya doğru olamaz. Bazı ahlâkî yargılar vardır ki, bunlar herkes için ahlâkî sorumluluk iddiasında bulunurlar. 

Nesnellik, evrensellik olarak dile getirildiğinde, karşısında görelilik kavramını bulur. Özellikle ‘kültürel görelilik’ olarak ortaya çıkan evrensellik eleştirisi, ahlâkı kültürel bir ürün olarak görür. 

Dahası, kültürlerdeki değer yargısı farklılığını verili bir durum olarak kabul eder. Her kültürün kendine özgü koşullar içinde geliştirdiği ahlâkların her birinin aynı anda, kendi kültür çevreleri açısından geçerli ve doğru olduğunu savunur. 

Böylece, bir kültürün ahlâkının diğer kültürün ahlâkıyla karşılaştırılması, bir kültürün ahlâkî bakış açısıyla diğer kültürün yanlış görülmesi mümkün değildir. Kişi, kendi kültür çevresinin dışındaki kültürlerin ahlâkî yargılarının doğru olduğunu da kabul etmek zorunda değildir. Kültürel görelilik düşüncesinin iddiası, o kültür için, o ahlâkî yargının doğru olduğudur. 
 
Ahlaki Eylemin Gayesi: İyinin Gerçekleştirilmesi
Ahlâkî eylem, iyiye yönelmiş eylemdir. Felsefe tarihinde iyinin ne olduğuna ilişkin ortaya çıkan sorun, ‘en yüksek iyi’ sorunu olarak adlandırılır. İnsanın gerçekleştirmesi gereken en yüksek iyinin ne olduğuna dair bir görüş, mutlulukçuluktur. Mutlulukçuluk, insanın en büyük hedefi, gayesi, ereği olarak mutluluğu belirler. Böylece insan eylemlerinin belirleyicisi, eylemin mutluluk sağlaması olmaktadır. 

Mutluluğun ne olduğu yahut neyin insanı mutlu ettiği sorusunun bir yanıtı, ‘haz’dır. Hedonizm adı da verilen hazcılıkta haz, büyük ölçüde bedensel haz olarak anlaşılır. Hazcılığın bir türü, “hiçbir özgeci (diğerkâm) yön içermeyen, kişiyi zevk düşkünü, zevkperest bir konuma sokan, toplumsal sorumlulukları hiç dikkate almayan” benci (egoist) hazcılıktır. 

Niteliksel hazcılık adı verilen başka bir tür hazcılıkta ise, “insanın ahlâksal eylemlerinin ereğinin yalnızca bedensel hazza ulaşmak olmadığı, hatta daha çok tüm yaşam süresi, tüm bir ömür göz önünde tutulduğunda, uzun vadeli yarar ve çıkarlarımızı gözetmemiz gerektiği, bu yüzden bir anlık ve gelip geçici hazların sağlayacağı geçici mutluluklar yanında ve hatta onlardan daha çok, sürekli mutluluk getirecek hazlara yönelmenin esas olduğu” söylenir. 

Bu düşüncede bedensel hazların üstünde yer alan zihinsel hazlar, sözgelimi bilgilenmekten, düşünmekten, sanatsal faaliyetlerde bulunmaktan duyulan hazlar önemsenir. 

Mutluluğu ve hazzı en yüksek iyi olarak belirleyen mutlulukçuluğun bir başka türü, fayda/yarar kavramını kullanarak ortaya çıkar. Faydacılık olarak adlandırılan düşünce, insanın hazza yönelen ve acıdan kaçan bir varlık olduğu tespitiyle başlayarak, insan doğasına ait bu olguyu, bir ahlâk ilkesine dönüştürür: Ahlâken doğru eylem, hazzı artıran, acıyı azaltan eylemdir. 

Bu şekliyle dile getirildiğinde, faydacılık, yukarıda gördüğümüz hazcılıktan, hatta egoist hazcılıktan farksızdır. Bununla birlikte faydacılık, hazzın ne olduğunu belirlerken sadece bedensel hazları dikkate almamıştır. Bedensel hazlardan daha yüksek olduğu kabul edilebilecek estetik, entelektüel ve ahlâkî hazlar vardır ki, bazen bu hazlar bedensel hazların yokluğunda bile tercih edilebilir. 

Ahlâkî eylemin gerçekleştirmeye yöneldiği iyi, eylemin sonucuyla sağlanacak bir durum, ulaşılacak bir hedef olarak en yüksek iyi şeklinde düşünülebileceği gibi, bizatihi eylemin kendisinin iyiliği olarak da düşünülebilir. 

Bu düşüncenin en önemli örneğini, Kant’ta görüyoruz. Kant, ahlâkı mutluluk olarak belirlenmiş bir en yüksek iyi ile temellendirmenin mümkün olmadığını söyler.

 Herkesin üzerinde uzlaşacağı bir en yüksek iyi yoktur. Öyleyse, etiğin temeli olarak herkes için geçerli bir yasa bulunmalıdır. 

Ne var ki bu yasa, doğanın yasaları gibi olmayacaktır. Doğanın yasaları olanı gösterir, oysa ahlâk yasası, olması gerekeni göstermelidir. Bu ise, insanın sonradan aklı ile tasarlayıp uygulamaya soktuğu bir yasadır. Kant insanın akıl sahibi varlık olarak ahlâk yasasına sahip olması gerektiğini söylerken, ahlâkın salt insaniliğini vurgulamış olur. 

Zira ahlâk mutluluk ile açıklandığında, mutluluk da çoğunca haz ile özdeşleştirildiğinde, hayvanların hazza ulaşmaya çabalamalarıyla, insanın haz yönelimli hareketlerini birbirinden ayırmak mümkün olmaz. Öyleyse ahlâk, akıl sahibi olmakla mümkündür. 

Kant’ın ahlâk yasası, kendi ifadesiyle şu şekilde formüle edilir: “Öyle eyle ki, eyleminin dayandığı ilke, aynı zamanda öbür insanların eylemleri için de bir ilke ve yasa olabilsin!”. Bu şekilde ele alındığında, ahlâkî eylemin yöneldiği veya içerdiği iyi, eylemin sonuçlarıyla belirlenmez. İyi olan, böyle bir ahlâk yasasını özgür iradesiyle koyma ve istemedir. Yasa aynı zamanda başka insanların eylemleri için de bir ilke ve yasa olabilmelidir.
Ara
Cevapla
#2
2. ÜNİTE
Etik Düşünme
Etik ahlâk hakkında yapılan derin düşünme, yani ahlâk felsefesidir. Bu derin düşünme, ‘Nasıl davranmalıyım?’ sorusuna yanıt arar. Verilen her yanıtı, o yanıtın da arkasına bakarak değerlendirir. ‘Nasıl davranmalıyım?’ sorusuna verilen yanıt, ‘Neden?’ sorusuyla karşılaşır. ‘Nasıl davranmalıyım?’ sorusuna verdiğimiz cevaplar, ahlâkî değerlendirmeye açık bir eylemin gerçekleştirilmesi sonrasında sorulan ‘Neden?’ sorusuna verilen cevaplarda belirginleşir.

Birinci Düzey Gerekçelendirme: Somut Durumda Eylem Sebebi Bulmak
Olguyla Gerekçelendirme:  Eylemlerin olgularla ilişkilendirildiği durumlarda, esasında muhatabın bildiği varsayılan ve benimsemesi gerektiği varsayılan bir ahlâk kuralına gönderme yapılmaktadır. Görünüşte eylemin sebebi bir olay veya olgu ise de, esasen kişi, toplumsal bir norma dayanmaktadır. 

Gerekçelendirme yapan kişi bu normu kolaylıkla dile getiremediği durumlarda bile, en azından soruyu soran kişinin de farkında olduğu bir ‘olması gereken’ veya ‘yapılması gereken’, yani ‘ödev’ düşüncesi, eylem sebebinin arkasında durmaktadır. Bu durum özellikle ‘kınayan’ veya ‘yapmamış olmayı sorgulayan’ yargılarda daha açık bir şekilde kendini belli eder. 

Duygularla Gerekçelendirme: Ahlâkî değerlendirmeye açık eylemler, zaman zaman duygularla ilişkilendirilerek gerekçelendirilir. Eylem sahibi, davranışının sebebi olarak bir olay veya olguyla ilgili duygularını gösterir. Ahlâk kavramı etrafındaki ödev, kural, genelleştirilebilme vb hiçbir kavram ve düşünce, salt duyguların eylem sebebi olarak ahlakilik iddiasında bulunmasına izin vermez. 

Olası Sonuçlarla Gerekçelendirme: Eylemi bir olgu veya olayla gerekçelendirmeye benzer bir gerekçelendirme, eylemin olası sonuçlarını gündeme getirmek suretiyle gerçekleştirilebilir. Böyle bir durumda kişi, farklı davranması durumunda ortaya çıkması olası sonuçları dile getirerek, yaptığı eylemi ahlâken meşrulaştırmaya çalışır. 

Böyle bir gerekçelendirmenin asıl dayanağı, yapılan eylemin sonuçları, özellikle vurgulamak gerekirse, sonucun yararlı oluşu veya farklı bir duruma tercih edilmesi gerektiği düşüncesidir. Dolayısıyla olası sonuçlarla ilişkilendirme, esasında, eylemin yarar sağladığı takdirde doğru olduğu kabulüne dayanır. 

Öncelikle dikkat edilmesi gereken, gündelik hayatta sıkça rastlayabileceğimiz bu türden bir ahlâk anlayışının yegâne ahlâk anlayışı olmadığıdır. 

Ahlâk Kurallarıyla Gerekçelendirme: Bir ahlâk kuralına dayanarak yapılan gerekçelendirme, genellikle ya herkesin paylaştığına inanılan yaygın ahlâk kurallarını kullanır yahut da söz konusu ahlâk kuralını benimsediği bilinen küçük gruplar içerisinde hayat bulur. 

Ne var ki tekil ahlâk kurallarına bağlılık, eylemin ahlâka uygunluğunu garanti etmediği gibi, somut durumun bütün özelliklerinin söz konusu ahlâk kuralının gerekçe niteliği taşımasına izin verip vermediği belli olmayabilir. 

Üstelik gerekçelendirmeyi yapan kişi, bu ahlâk kuralını hiç sorgulamaksızın alışkanlıkla uyguluyor olabileceği gibi, üzerinde düşünmemiş olduğu için benzer durumlardaki eylemleriyle çelişik bir tutum da sergiliyor olabilir. 

Ahlâkî Otoriteyle Gerekçelendirme: İnsanların eylemlerini gerekçelendirirken ahlâken otorite sayılan kişi veya kurumların görüşlerine dayanmalarına sıkça rastlanır. Böyle bir gerekçelendirme, başvurulan otoritelerin ahlâkî yetkinliğini kabul etmiş bireyler açısından yeterli görülebilir ve daha ileri bir sorgulama gerekli görülmez. 

Ne var ki ahlâkî sebepler konusunda salt otoriteye başvuruluyor olması, ahlâkî yükümlülüğün devri anlamına gelir. Böyle bir devir umudu, çoğunca, ahlâkî sorumluluktan kurtulma niyeti de taşır. Oysa ahlâkî sorumluluk, devredilmekle kurtulabileceğimiz bir şey değildir. 

Eylemi ahlâkî kılan koşullardan biri, eylem sahibinin eylem sebebini de benimsemesidir. Eylem sebebini başka bir iradeye bağlamış kişi, özgürlüğünden ve kişiliğinden vazgeçmiştir. 

Vicdanla Gerekçelendirme: Gündelik hayatta, eylemlerin vicdana başvurmak suretiyle gerekçelendirilmesine sıkça rastlanır. İnsanlar ‘vicdanlarının sesini dinleyerek’ karar verirler yahut ‘vicdan azabı çekmek’ten korkarak bazı eylemlerden kaçınırlar. Ne var ki vicdanın sesi, ancak eylem sahibinin kendi kendine yaptığı sorgulamada tatmin sağlayabilir, o da eğer rasyonel ve derin bir sorgulama değilse. 

Eylemimizin sebebini, özellikle de eylemimizi eleştiren birisine karşı vicdanımızın sesini dinlediğimizi söyleyerek gerekçelendirmek ne makul ne de makbuldür. Vicdan yanılabilir. Vicdanın sesi olarak adlandırdığımız şey, sorgulamaksızın kabul ettiğimiz otoritelerin yankısı yahut çıkarı peşinde koşan egomuzun aldatmacası olabilir. 

İkinci Düzey Gerekçelendirme: Kuralı Genelleştirmek
Hazır bulunan şey, bir ahlâkî kurallar bütünüdür. Toplum veya toplumsal grup, üyeleri için belli davranış standartlarını iyi-kötü veya doğru-yanlış nitelemeleriyle sunar. 

Birey, bu davranış standartlarını veya ahlâk kurallarını  öncelikle eğitim ve taklitle edinir, sonrasında ise ahlâkî gelişmişlik düzeyine göre söz konusu kuralları eleştirerek benimser veya reddederek en azından kendi açısından ama aynı zamanda bütün bir topluma yönelmiş bir öneri olmak anlamında yeni bir ahlâkî kural oluşturur. Toplum içerisinde yaşayan insan, eylemde bulunurken daima bir tercih durumunda kalır. 

Kendi Çıkarı Peşinde Koşmak (Bencilik):  Kişinin diğer insanlarla girdiği ilişkilerdeki yapma veya yapmama şeklindeki eyleminin belirleyicisi, eylem sahibinin kendi çıkarı olur. Buradaki ‘çıkar’ ifadesi, haz, mutluluk, maddi çıkar vs gibi bir hedef olarak belirlenebilir. 

‘Bencilik’ (egoizm) adıyla bilinen bu yaklaşım her ne kadar gündelik hayatta, özel olarak ahlâk hakkında yapılan tartışmalarda olumsuz niteliklerle anılsa da, pek çok insanın bunu savunduğunu yahut böyle davrandığını bilir, hatta bu durumu zaman zaman anlayışla karşılarız. Bencillik, insan 

doğasının yegâne niteliği değildir. İnsanın pek çok durumda, sadece öğrenilmiş değil doğal (doğuştan gelen, fıtrî) olduğunu da kabul ettiğimiz özgeci (başkasını düşünen, diğerkâm) davranışlara sahip olduğunu biliyoruz. 

Bencil (egoist) diyebileceğimiz kişi, eğer iddiasını genelleştirirse, herkesin kendi çıkarı peşinde koşmasının, aynı zamanda iddiayı dile getiren olarak kendisinin de çıkarını sağlayacağını göstermek durumundadır. Hâlbuki bir kişinin kendi çıkarını sağlamaya çalışması, çoğunca başka bir insanın çıkarına aykırı bir durum yaratacaktır. Dolayısıyla benci bir ahlâkî görüş, mantıken tutarlı değildir. 

Sonuçları Dikkate Almak(Sonuççuluk): Bazı eylem sebepleri kurallaştırılırken, eylemlerin sonuçlarının dikkate alınması gerektiği söylenir. Sonuççuluk diyebileceğimiz bu düşünce, eylemlerin ürettiği bazı durumların, ahlâkî açıdan arzulanan, istenen olduğunu, daha teknik bir tabirle, ‘değerli’ olduğunu söyler. 

Eylem de, ahlâkî açıdan doğru olabilmek için, bu durumu yaratan bir eylem olmalıdır. Sonuççu nitelik taşıyan ve faydacılık olarak bilinen bir gerekçelendirme tarzı, yapılan eylemin sonucunda ortaya çıkacak faydanın, mümkün olan en fazla sayıdaki insanın mümkün olan en fazla faydasını gözetmesi gerektiğini söyler. 

Böylece eylem sahibi kişi salt kendi faydasını değil, eylemden etkilenen diğer insanların elde edeceği faydayı da hesaplamak durumundadır. Kural faydacılığı, bazı kurallara toplumda daima uyulmasının, o andaki somut sonuç her ne olursa olsun uzun vadede fayda yaratacağı varsayılır. Dolayısıyla da bu faydanın ortaya çıkması için, kişinin, faydalılığı önceden kabul edilmiş kurallara daima uyması beklenir. 

Bu seçilmiş kurallara uyulmasının nedeni, kuralların fayda sonucunu doğuracağı düşüncesidir. Sonuççu açısından eylem sahibinin niyeti, kişilik özellikleri, erdem sahibi olup olmaması önemli değildir. Bu gerekçelendirme ilk bakışta oldukça sade, açık ve makul görünür. 

Nitekim günlük hayatta da, bir yandan insanlara bencil olmamaları ve mümkün olan en fazla sayıda insanın durumunu dikkate almaları gerektiğini, diğer yandan da eylemin sonucunun faydalı olması gerektiğini söylemenin garip veya kabul edilemez hiçbir tarafı yok. Hayatın karmaşıklığı çerçevesinde eylemlerin sonuçlarını sağlıklı bir şekilde hesaplayabilmek mümkün değildir. 

Ödeve Uygun Eylemde Bulunmak(Ödev Etiği): İnsanın somut durumlar karşısındaki doğru eyleminin, tek bir veya birkaç genel ilkeden türetilebileceğini belirtir ve bu ilke veya kuralları ‘ödev’ olarak isimlendirir. Bu kural veya ilke, sözgelimi ‘daima doğruyu söylemek gerekir’ veya ‘daima adalet ilkesine göre davranmak gerekir’ gibi kurallar olabilir. 

Erdemli Olmak(Erdem Etiği-Erdem): Ahlâkın övdüğü iyi olma, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk vb. kişiliğe ait niteliklerin genel adı, fazilet, cesaret, akla uygun hareket etme, ölçülülük, iyilikseverlik gibi erdemler, insanlara nasıl hareket etmeleri gerektiğini gösterecektir. Öyleyse yapılması gereken, bu erdemlerin geliştirilmesi için çalışmaktır. 

Erdem etiği: Ahlâken doğru eylemin belirlenmesinde kişilerin eylemlerinden çok kişilik özelliklerine vurgu yapan etik kuram. 

Üçüncü Düzey Gerekçelendirme: Kuramın Doğruluğunu Sınama
Somut olaylarla ilgili olarak gerçekleştirilen eylemlerin ahlâk kurallarıyla ilişkilendirilmesinin dahi yeterli görülmeyerek bir genellik arayışı içerisinde çeşitli kuramlar oluşturulduğunu bir önceki başlık altında görmüş olduk. 

Ne var ki daha derin bir düşünme, bu kuramların doğruluğunun da sınanmasını gerektirir. Eğer ikinci düzey gerekçelendirmeyi etik düşünme, yani ahlâk hakkındaki düşünme olarak görürsek, üçüncü düzey gerekçelendirmede, inceleme konumuz bizatihi etik düşünme olduğundan, bir meta-etik tartışması yaptığımız söylenebilir.

Meta-etik: Belli bir ahlâkî anlayışın veya etik kuramın değil, genel olarak ahlâkî yargıların doğası ve doğruluk-yanlışlığı hakkında yapılan felsefi düşünme. 

Doğalcılık: Doğalcılık: Ahlâkî yargılarımızın bize olgulara karşılık gelen bir bilgi sağladığı, dolayısıyla da bu yargıları rasyonel bir sınama imkânına sahip olduğumuzu söyleyen meta-etik kuram. Doğalcılar, ahlâkî yargıların merkezinde yer alan ‘yükümlülük’, ‘değer’, ‘iyi’ gibi kavramların olgusal karşılığını bulmaya çalışırlar. 

Böylece, ahlâkî yargılar bir bilgi konusu haline gelmiş olur. Bu aşamadan sonra ahlâkî yargıların doğrulanması, akılla sınanması hiç de zor değildir. Zira olgusal ifadeler bilimde, günlük hayatta nasıl sınanıyorsa ahlâkî yargılar da aynı şekilde sınanabilecektir. 

Doğalcılar bu şekilde ahlâkî yargılarımızın ‘nesnel’ olarak değerlendirilebileceğini, ahlâkî yargılarımıza doğru veya yanlış denilebileceğini kabul etmiş olurlar. 

Sezgicilik(Sezgicilik): Temel ahlâkî ilkelerin ve değerlerin bilgisinin sezgi yoluyla bilinebileceğini ve kanıtlanmak için başka bir araca gerek olmadığını söyleyen meta-etik kuram. Sezgici gerekçelendirme, ahlâkî yargıların, aynen doğalcıların söylediği gibi doğru veya yanlış olabileceğini savunur. 

Aynı zamanda, insandan bağımsız bir ahlâkî niteliğinin bulunduğu da kabul edilir. Bu anlamıyla, sözgelimi, dünyadaki bütün insanlar işkenceyi onaylıyor hale gelseler bile, işkence kötü olmaya devam edecektir. Ancak ahlâk, doğalcıların takip ettiği yöntem gibi olgusal temelde bulunamaz. Etik, kendine has bir araştırma alanıdır. Bu alanın konusu, doğa bilimlerinin konusuyla özdeşleştirilmemelidir. Dolayısıyla ayrı bir bilme şeklinden bahsetmek gerekir ki, bu da, söylediğimiz gibi, sezgidir. 

Duyguculuk ve Öznelcilik(Duyguculuk): Ahlâkî yargıların sadece yargıda bulunan kişinin duygularını yansıttığı savunan meta-etik kuram. 

Öznelcilik: Ahlâkî yargıların kişilerin duygularına bağlı olduğu, salt o kişiye ait olması nedeniyle doğru veya yanlış olamayacağını söyleyen meta-etik kuram. Duyguculuk ve öznelcilik ile ilgili olarak dikkat etmemiz gereken bir nokta, bu yaklaşımın ahlâkî doğru veya yanlışların olmadığını iddia etmedikleridir. Böyle bir iddiaya, ahlâkî hiççilik (nihilizm) adı verilir. 

Öznelcilik ise ahlâkî doğru ve yanlış olmadığını değil, her bir kişiye has ama duygulardan kaynaklanan ahlâkî doğru ve yanlışların bulunduğunu söyler. Bu yaklaşımla ilgili temel sorun, farklı ahlâkî görüşlerin karşı karşıya gelmesi durumunda tarafların kendi beğenilerini dile getirmelerinden başka yapacak bir şeyin olmamasıdır. 

Görelilikçilik: Dünya üzerinde, hâlihazırda ve tarihte, toplumlar arasında ve hatta belli bir toplum içinde farklı ahlâkî düşüncelerin ve ahlâk sistemlerinin, farklı etik kuramların bulunması, görelilikçilik (rölativizm) olarak isimlendirilen bir düşünceye kaynaklık eder. 

Görelilikçilik, Ahlâkî yargıların kültürel temele sahip olması nedeniyle karşılaştırılamayacaklarını ve/ veya farklı kültürlerde birbirleriyle çatışan ahlâkî yargıların aynı anda geçerli/doğru olabileceğini söyleyen meta-etik kuram. 

Bu düşüncenin bir biçimi, farklı değer yargılarına sahip olanları yargılamamak gerektiğini, onları kendi değer yargılarımıza uymaları için zorlamamak gerektiğini ve diğerlerinin değer yargılarının da bizimkiler kadar geçerli olduğunu söyler. 

Görelilikçilik, özellikle devletin koyduğu yasalarla vatandaşları belli bir ahlâk kuralları bütününe uymaya zorlama olanağı ve uluslararası siyasette demokrasi ve insan hakları gibi kavramların bazı devletlerce baskı ve hatta askeri güç kullanma gerekçesi olarak kullanılması karşısında kendine önemli ölçüde taraftar bulmuştur. 

Ne var ki gündelik siyasi ve ahlâkî tartışmaların ötesinde, ahlâkî yargıların doğası, özellikle de doğruluğu hakkında bir kuram olarak görelilikçilik, ahlâkın zor kullanılarak dayatılmasını önlemenin yegâne yolu değildir. 

Dördüncü Düzey Gerekçelendirme: Kuramları Karşılaştırma 
Temelcilik(Temelcilik):  Bir ahlâk sisteminin bazı temel apaçık hakikatlerle gerekçelendirilebileceğini söyleyen meta-etik kuram. Bu düzeydeki gerekçelendirme tarzlarından ilki, inanç sistemlerinin, gerekçelendirme gerektiren inançlar arasındaki mantıksal bağlantılarla gerekçelendirilebileceğini savunur. Bu görüş, gerekçelendirmeye gerek duymayan bazı temel inançların sistemin köşe taşlarını oluşturduğunu varsayar. 

Dolayısıyla böyle bir gerekçelendirmede, gerekçelendirilmeye ihtiyaç duymayan, kendiliğinden apaçık bazı hakikatlerin bulunması gerekir. Diğer yargılar, bu temel, apaçık hakikatlerle ve diğer inançlarla olan mantıksal bağlantılar çerçevesinde gerekçelendirilebildiği takdirde, bütün bir inanç sistemi de gerekçelendirilmiş olur. 

Tutarlılıkçılık(Tutarlılıkçılık): Bir ahlâk sisteminin, sistemi kuran önermelerin birbirleriyle tutarlı olmaları durumunda gerekçelendirilebileceğini söyleyen meta-etik kuram. 

Sistemin parçaları birbirleriyle uyumlu ve tutarlı ise, sistem de bir bütün olarak gerekçelendirilmiştir. Bu görüşün temelci görüşten farkı, temelci görüşün bazı inançları apaçık kabul ederek gerekçelendirme dışı bırakması ve sistemin diğer parçalarını bu inançlar üzerine kurmasına karşın, tutarlılıkçılığın sistemin her bir parçası için gerekçelendirme talep etmesidir. Bu gerekçelendirme de, yine bizzat sistemin kendi unsurları ile gerçekleştirilmelidir. 

Bu gerekçelendirmenin taşıdığı en büyük risk, sistemin ahlâkîliği açısından hiçbir şey söyleyememesidir. 

Beşinci Düzey Gerekçelendirme
Etik Düşünme Eylemine Ahlâk Kazandırma Etik düşünme, bireyin bizzat kendisinin gerçekleştirebileceği bir eylemdir. Eylemi bireyin kendisinin gerçekleştirmesi, iki anlama sahiptir: İlk olarak etik düşünme, bireyin özgürlüğünün sonucudur.

Kişi özgürlüğünün ifadesi olarak eylem, dışsal fiziksel ve düşünsel dayatmalardan bağımsız eylemdir. 

Zorlamayla ve tehditle gerçekleştirilen eylem, ahlâkî olmadığı, bu eylemi gerçekleştirme kararı etik düşünmeye dayanmadığı gibi, başkaları tarafından oluşturulmuş ahlâk kurallarının ve etik kuramların, salt başkalarına ait olarak hayata geçirilmesi de, bireyin ahlâkî davranması anlamına gelmez.

Birey, etik düşünme ile, kendi özgürlüğünü kullanarak, yine kendi özgürlüğünü sınırlayan kurallar koyar. Bu noktadan, eylemi bireyin kendisinin gerçekleştirmesinin ikinci anlamına ulaşırız: Ahlâkî eylem, hazır verilmiş bir kılavuza bakılarak belirlenemez. 

Ahlâkî eylem, başka insanları dikkate alan, onların özgürlüğünü önemseyen eylemdir. Ahlâkî eylem kişi özgürlüğünün bir yansıması olarak kişinin kendisi için kurallar koymasıdır. 

Ahlâkî eylemin diğer insanları önemsemesi gerektiği, içerisinde bir başka düşünceyi barındırır: diğer insanların iyiliğini istemek. 

Ahlâkî eylemlerimizin sebepleri olarak kurallar, gerçekten ahlâkî olacaksalar, ahlâk yargıları üzerinde düşünmenin, yani etik düşünmenin bir anlamı olacaksa, söz konusu kuralların benzer bütün durumları kapsayacak şekilde formüle edilmesi gerekir. Bu açıdan evrenselleştirilebilirlik yahut genelleştirilebilirlik, bir ahlâk kuralının veya kuramının kurucu unsurudur. 

Evrenselleştirme düşüncesinin uzantısı, adalet düşüncesidir. Adalet, ahlâkî eylemin belirleyicisi olmak durumundadır. Adaletin ilk şartı, eşit davranmadır. Böylece, oluşturulan kuralların ayrımcılığı destekleyen bir evrenselliğe değil, eşitliği temel alan bir evrenselliğe sahip olması gerekir.

Eğer ahlâkî eylem, başkalarının özgürlüğünü önemsemek ve onların iyiliğini istemek durumundaysa, ahlâkî bir yargıda bulunan kişi, özellikle bu eylemden etkilenen kişilerin eylemle ve eylemin sonuçlarıyla ilgili yargılarını önemsemek zorundadır.
Ara
Cevapla
#3
3. ÜNİTE
Meslek Etiği Olarak Kamu Etiği

Kamu: Bir ülkedeki halkın bütünü, halk, amme anlamının yanında, ‘halk hizmeti gören devlet organlarının tümü’ anlamına da gelir. Gündelik dilde kamu kelimesi, devlet kelimesiyle büyük oranda eş anlamlıdır. Daha özel ve teknik anlamıyla ise; yasama, yani parlamento veya meclis yargı organları dışında, devletin yürütme erkini kullanan organları anlamına gelir. Bu anlamıyla kamu, ‘kamu idaresi’, ‘amme idaresi’ veya kısaca ‘idare’ olarak da anılır.

Kamu genel olarak devlet organlarını anlatır. Teknik anlamıyla, kamu idaresi anlamında, yasama ile yargı organları dışında, devletin yürütme erkini kullanan organlarına karşılık gelir.

Kamu Hizmeti: Kamu idaresinin, toplumun günlük yaşamını sürdürmek, dolayısıyla kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yaptığı faaliyetlerdir.

Kamu Yararı: Kamu yararını gerçekleştirme hedefine sahip olan kamu, büyük bir örgüt, devasa bir organizasyondur. Kamu işlevini bağlı olduğu kurallarla ve kamu görevlileri eliyle yerine getirmek zorundadır.

Kamu yararı tek tek kişilerin değil, toplumun genel çıkarını ifade eder. Kamu yararı, toplumdaki çıkar çatışmalarında çoğunluğun azınlığa üstün tutulması gerektiğini kabul eder.

Sistem basit bir kurala dayanır: İyi kurallarınız varsa, kamu görevlilerinin bu kuralları uygulamasıyla devlet işlevini yerine getirecektir.

Ancak kâğıt üstünde iyi görünen bir sistem, iyi sonuçlar alınacağının garantisi değildir.

Kamu yönetim sisteminin iyi işlememesi, yani devletin işlevlerini yerine getirememesi, kamuya, yani devlete olan güveni sarsar. Bu güvensizlik, gerek bürokrasinin gerekse siyaset kurumunu itibar kaybına uğramasına yol açar.

‘Kamu etiği’ kamunun kaybetmekte olduğu itibara yeniden kavuşması için, kamu görevlilerinin sistemin kurallarına gönüllü olarak benimsemesi kuralların boşlukta bıraktığı noktalardaki kararlarını ahlâkî kaygılarla vermelerini sağlamaktır.Kamu etiği, dış denetim mekanizmalarının önüne iç denetim düşüncesini alır.

Etik kodlar: Meslek örgütlerinin meslek üyelerine rehberlik etmek üzere, bazen de disiplin uygulamalarında kullanılmak üzere hazırladıkları meslek ahlâkı kuralları ve etik ilkeler metinleridir. Çalışanları işlerini en iyi şekilde yapmaları için konulmuş kurallardır.

Etik ve ahlak kelimelerinin eş anlamda kullanılmasının bir başka örneği, kamu etiği ile yakından ilgili olan ‘meslek etiği’ dir. Kamu etiği, bir tür meslek etiğidir.

Kamu etiğinin en genel talepleri aşağıdaki gibidir.
1. Hukuka (mevzuata) uygun davranma
2. Etik kodlara uygun davranma
3. Mevzuatın ve etik kodların boşlukta bıraktığı gri alanlarda tercih ve takdirini etik düşünme ile belirleme
4. Ahlâkî kuralları benimsemeyerek uygulama

Kamuda Ahlak Sorunları ve Etiğin Önemi
Yolsuzluk: Kamu görevlilerinin sahip oldukları kimi kamusal yetkiyi, kamu yararının dışında kendi kişisel çıkarları için kullanmasıdır. Kamu etiğinin kapsamı, yolsuzluktan daha geniştir.

Kamu yönetiminde en çok karşılaşılan ahlâka aykırı davranışlar şunlardır;
Rüşvet: Kamu görevlisinin yapmaması gereken bir işi yapmak için menfaat sağlaması

İrtikâp: Kamu görevlisinin konumundan meşru olmayan bir biçimde yararlanarak, kamu idaresiyle ilişkisi olanlardan haksız yararlar sağlaması; görevi gereği yapması gereken bir işi ancak menfaat karşılığı yapması.

Zimmet (ihtilas): Kamu görevlisinin görevi gereği kendisine teslim edilen malı, kendi malı gibi kullanması veya başkasına devretmesi.

Kaçakçılık: Vergi vermeden veya yasalarca alım satımı yasak edilen nesneleri yurda sokma, yurttan çıkarma, gizlice alıp satma ve bundan bir kazanç sağlama eylemi.

Resmi ihaleye fesat karıştırma: Kamunun açtığı ihalelerin adalet ve dürüstlük ilkeleri çerçevesinde yapılmasını engelleyecek eylemlerde bulunma.

Görevi kötüye kullanma: Kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı davranarak veya görevini yapmakta gecikmek suretiyle, vatandaşların mağduriyetine yol açması veya bazı kişilere kazanç sağlaması.

Gücün istismar edilmesi: Kamu görevlisi olmanın verdiği gücü, işkence veya şidd et uygulama gibi eylemlerle kötüye kullanma.

Kayırmacılık ve ayrımcılık: Kamu hizmetinin verilmesinde çeşitli nedenlerle bazı kişilere öncelik ve ayrıcalık tanıma; çeşitli nedenlerle bazı kişilerin kamu hizmeti almasını engelleme veya geciktirme.

Hakaret ve kötü muamele: Kamu hizmeti sunumu sırasında vatandaşlarla girilen ilişkide hakaret etme, saygısız ve kaba davranma, azarlama vs.

Dedikodu: Kamu görevlilerinin, görev yaptıkları birimde, çalışma arkadaşları veya üstleriyle ilgili olumsuz görüşler ile çalışma ortamıyla ilgili olmayan ve hakkında konuşulan kişi hakkında olumsuz düşüncelere neden olabilecek özel bilgileri paylaşması.

Aracılık: Bir kamu hizmetinin sağlanmasında görevi olmadığı halde tanıdıklarının işlerinin yapılmasında diğer kamu görevlilerine ricacı olma, işlemleri bu şekilde hızlandırma.

Etik kamu gücünün yanlış veya kamu yararına aykırı kullanılmasına set çeken kontrol ve denge noktalarından biridir. Etiğin yokluğu, varlığından daha kolay fark edilir.

Kamu yönetiminde ahlâka aykırı faaliyetlerin, ülkenin kalkınmasına da doğrudan olumsuz etkisi bulunmaktadır. Etik davranış ilkelerine bağlılık, kamu yönetiminin işlevlerini verimli olarak yerine getirmesini sağlar. Ahlâka aykırı faaliyetlerin yaygın olduğu bir bürokrasi, kalkınmanın etkili bir aracı olmaktan çok, kalkınmayı engeller bir konuma gelir.

Ahlâka aykırı faaliyetlerin yaygın olduğu bir ülkede, bazı çıkar grupları ve kamu görevlileri, geniş toplum kesimlerinin refahının azalması pahasına tatmin edilmiş olmaktadır.

Kamuda yolsuzluk ve ahlâk sorunu sadece günümüze ait değildir. Tarihin her döneminde kamu adına çalışanların ahlâka aykırı eylemleri tartışma konusu olmuştur. Bu nedenle kamu ahlâkı yaratmak konusunda her dönem çalışmalar yapılmıştır.

Kamu Ahlakı Yaratmak
Kamu görevlilerinin ahlâkî norm ve standartlara uygun davranmaları, görevlilerin ahlâkî bilinç düzeylerinin arttırılması ve ahlâka aykırı davranışların önlenmesi sağlanmaya çalışılır.

Meslek etiği veya kamu etiği öncelikle ve asıl olarak, belli bir meslek grubunun veya otoritenin ‘ahlâka uygun’ kabul ettiği davranış normlarına uyulmasını talep etmektedir.

Meslek etiklerinin ve kamu etiğinin konu edindiği veya edinebileceği pek çok konu, hukuk kuralları tarafından da düzenlenmiş ve ciddi yaptırımlara bağlanmıştır.

Ahlâka aykırı davranışların önlenmesi için iki temel yaklaşımdan söz edebiliriz.

İlk yaklaşım, ahlâka aykırı her türlü davranışın yaptırıma sahip kurallarla kapsanarak etkili denetim ve cezalandırma mekanizmaları kurulması gerektiğini savunur. Ne var ki, bu yaklaşım eski klasik kamu yönetimi anlayışını devam ettirmektedir. Denetim ve cezalandırma mekanizmaları yeni bir bürokrasi yaratır, dolayısıyla kamu hizmetlerinin maliyetini artırır. Bunun yanında, denetim ve cezanın artması, çalışanların kurumlarına olan bağlılığını ve güvenini azaltır.

İkinci yaklaşım, kamu görevlilerinin ahlâkî bilinç düzeylerini arttırmayı hedeflemektedir. Kamu görevlileri ne kadar erdemli, ahlâklı olurlarsa, ahlâka aykırı davranışların da o oranda azalacağı beklenmektedir. Ne var ki bu önerme doğru olmakla birlikte, kamu görevlilerini erdemli olması kamu eliyle sağlanmaya çalışıldığında, kamu gücü belli bir ahlâk anlayışının dayatılması olarak ortaya çıkabilir.

Taşıdıkları sorunlara rağmen, iki yaklaşımın dengeli bir sentezinin hayata geçirilmesi, kamuya ahlâk kazandırılmasının en kabul edilebilir yöntemi olarak görülmektedir. Daha ileri bir adım olarak, felsefi temellere dayanan etik düşünmeye ağırlık verilen bir tartışma kültürünün yaratılması ve eğitim-öğretim aşamalarında etik tartışmalara daha fazla yer verilmesi için çaba gösterilebilir.

Türk Kamu Yönetiminde Yolsuzluk
Türkiye’de yolsuzluk, yıllardır kamu yönetiminin büyük bir sorunudur.

Türk Kamu yönetimindeki yolsuzluk ve ahlâka aykırı davranışların nedenleriyle ilgili şu noktalar önemlidir:
• Kamuda hukuk devleti ilkesinin yerleşmemiş olması

Hukuk devleti ilkesi: Devletin eylem ve işlemlerinin hukuka dayanması ve bu eylem ve işlemlerin bağımsız yargı organınca denetlenebilmesidir.
• Kamuda etik kültürünün yerleşmemiş olması
• Bürokrasinin merkeziyetçi ve statükocu yapısı
• Siyasilerin bürokratik yapı üzerindeki etkisi
• Takdir yetkisinin keyfi kullanılışı
• Bürokratik hizmetlerin kalitesi
• Kamu görevlilerinin kamu hizmetine adanmışlığında yetersizlik
• Bürokratik işlemlerdeki kuralların çokluğu ve karmaşıklığı
• İdari usul eksikliği
• Kamuda istihdam sorunları
• Kamu yönetiminde saydamlık eksikliği

Saydamlık: Devletin; hedeflerini, bu hedeflere ulaşmak için hayata geçirdiği politikaları ve bu politikaların yarattığı sonuçları izlemek için gerekli olan bilgiyi düzenli, anlaşılabilir, tutarlı ve güvenilir bir biçimde sunmasıdır.
• Kamu yönetiminde denetim yetersizliği
• Ekonomik nedenler
• Eğitimin yetersizliği
• Medya ve sivil toplumun etkinliğinin az oluşu

OECD: Ekonomik iş birliği ve kalkınma teşkilatı. Türkiye’nin de üyesi olduğu uluslararası bir ekonomi örgütü.
• Bürokratik ayrıcalıklar
• Toplumsal yapı

Türkiye’nin uluslararası yolsuzluk araştırmalarına göre, yolsuzluk konusunda son on yılda kayda değer bir gelişme gösterdiği görülmektedir.

2010 yılı verilerine göre ise, üyelik için uğraş verdiği Avrupa Birliği ülkelerinden oldukça uzakta yer almakta ve demokratik olmayan az gelişmiş ülkelere yakın bir durumda bulunmaktadır
Ara
Cevapla
#4
4. ÜNİTE
Kamu Etiği ve İnsan Hakları
İnsan hakları asıl olarak ahlâkî/etik bir kavramdır; kamu etiğinin çerçevesini ise, insan hakları oluşturur. Bu ünitede öncelikle insan hakları kavramının felsefi (etik) temellerini ele alınmaktadır.

İNSAN HAKLARININ FELSEFİ TEMELLERİ
İkinci Dünya Savaşının ardından Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi Amerika ve Avrupa’da kabul edilen uluslararası insan hakları sözleşmeleri yapılmıştır; Türkiye de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tarafı olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul etmiştir.

İnsan hakları kavramının kazandığı önem, insan hakları düşüncesini benimsediği iddiasında bulunan devletlerin temel eğitimden itibaren her alan ve aşamada insan hakları eğitimi verilmesi, vatandaşların insan hakları düşüncesinden ve bu düşüncenin iç hukuka yansıyan somut görünümünden haberdar edilmesi, kamu görevlilerinin sürekli insan hakları eğitimine tabi tutulması ile sonuçlanmıştır.

Kavramın sıkça dile getirilmesi, sıradanlaşması tehlikesini doğurmuş, buna bağlı olarak insan hakları bilgisi, bir haklar listesi ve bu haklara bağlanan ödevler ve yaptırımlar bilgisinden ibaret kalmaktadır; oysa İnsan hakları düşüncesi, ahlâkî iddialardan oluşur.

Tartışmalardan soyutlanarak ilkeler ve temeller düzeyinde yürütülecek bir insan hakları tartışması, hâlihazırdaki insan hakları karşıtlarının esasında insan hakları düşüncesiyle bir sorunlarının olmadığını yahut yönelttikleri eleştirilerin zayıf olduğunu gösterecektir.

İnsanların Hakları ve İnsan Hakları
İnsan hakları, kişilerin eylemlerine yön verme iddiasında olan ahlâkî talepler ve kurallardır. Günümüz demokratik devlet anlayışı, insan haklarını koruma kabiliyetiyle meşruiyet iddiasında bulunabilmektedir. Toplumun bütün üyeleri, insan hakları düşüncesinin ahlâkî taleplerinin muhatabıdır. Gerek sıradan vatandaş gerekse kamu görevlisi, insan hakları konusunu kendisine yabancı hukukî bir düzenleme konusu olarak değil, ahlâkî eylemlerinin bir parçası olarak görmek durumundadır.

İnsan Haklarının Gerekçelendirilmesi
İnsan haklarının dayanağı, çıkış noktası, sebebi; insan onurunun gereği olmasıdır. İnsan onuru, dolayısıyla insanın değerli oluşu varsayımı, insan türünün ayrıcalıklı özellikleriyle desteklenir.

Bu özelliklerin belki de üzerinde en çok durulan ikisi, insanın akıl ve vicdan sahibi olmasıdır. Nitekim BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilk maddesi, bu noktaya işaret eder: “İnsanlar akıl ve vicdana sahiptirler...”

Akla sahip olmanın bir başka görünümü olan ‘hür irade’ yahut tercihte bulunabilme imkânı da, insan onurunu destekleyen bir özelliktir. İnsan, özgür iradeye sahip bir varlık olarak hangi eylemde bulunabileceğine karar verebilmekte ve bu kabiliyeti sayesinde değer yargıları üretebilmekte, kültür inşa edebilmekte, medeniyet kurabilmekte, inşa ettiği kültürü ve bilgi birimini gelecek nesillere aktarabilmekte ve bu sayede sürekli gelişme imkânı bulabilmektedir. Yeryüzünde bu özellikler, istisnai olarak insana aittir ve bu onu eşsiz ve değerli kılar.

Sayılan özellikler, tek tek insanlara ait özellikler olarak değil, insan türünün özellikleri olmak bakımından insan haklarının temelini oluşturur. Aklını kullanamayan bir akıl hastası, değ er yargıları kuramamış bir çocuk veya henüz bir yüksek bir medeniyet kurumu inşa edememiş bir topluluğun üyesi bile olsa, insan, insan türünün üyesi olmak bakımından insan haklarının öznesi kabul edilir.

İnsan haklarını tanımış ve koruma altına almış olmak, bir devletin veya hukuk sisteminin ahlâken meşru sayılabilmesinin de asgari koşuludur.

İnsan Haklarının Temel Özellikleri
İnsan onuru kavramının mantıksal sonuçlarıdır olarak insan haklarının birkaç özelliğini saymak gerekirse.
1. Evrensellik
2. Doğuştanlık
3. Mutlaklık
4. Vazgeçilemezlik

Evrensellik: İnsan haklarının evrensel olması, bir kişinin insan haklarından yararlanabilmesi için zaman ve mekân (coğrafya) sınırı veya koşulu aranamayacağı anlamına gelir.

Farklı kültürler insan haklarının yorumlanmasında ve detaylandırılmasında farklılık gösterebilir, ancak özü ve ana yapısı itibariyle insan hakları evrenseldir.

Farklı kültürlerin ürettiği farklı değer yargısı sistemlerinin insan onuruna yüklediği anlamda farklılık yaratabileceği de bir gerçektir. Ancak bugün için yaygın olarak kabul edilen, farklı kültürlerin insan haklarının yorumlanmasında ve detaylandırılmasında farklılık gösterebileceği, ancak insan haklarının, özü ve ana yapısı itibariyle evrensel olduğu yönündedir.

Doğuştanlık: İnsanlar, insan haklarına doğuştan sahiptir. İnsan haklarının kazanılması, toplumsal örgütlenme biçimlerinin veya devletin tanımasına bağlı değildir.

Mutlaklık: Mutlak olmak, öncelikle, herhangi bir kayda ve şarta bağlanamamak anlamına gelir.

Bir insan hakkının sınırlanabilmesi, ancak hakkın somut durumda kullanılmasının bir başka kişinin insan hakkını ihlâl etmesi veya insan haklarının varlık şartlarını ortadan kaldıracak şekilde kullanılması halinde olanaklıdır.

İnsan haklarının sınırlanması, sınırlanmak suretiyle ihlâl edilmesi, ancak ve ancak aksi takdirde zarar görecek insan onurunun kurtarılması için söz konusu olabilir.

Vazgeçilemezlik: Bir kişinin insan hakları talebinde bulunmayacağını söylemesi, insan haklarından vazgeçtiğini söylemesi, hiçbir kişi veya kurum için bu hakları ihlal etme imkânı sağlamaz. Rızasıyla özgürlüğünü bir başkasına devrederek köle olmak isteyen kişi için yapacak bir şey yoktur; ama böyle bir kişiyi bile köle olarak kullanmak, insan hakkı ihlalidir. Böyle bir sözleşmeyi tanıyan ve koruyan bir hukuk sistemi, insan haklarına saygı göstermiyor demektir.

KAMU ETİĞİ VE İNSAN HAKLARI

Sistem, yani kurallar için temel oluşturan insan hakları, doğal olarak, kamu görevlilerini de insan haklarına saygılı davranmaya zorlayacaktır.

Günümüzde insan hakları tartışmasının merkezinde devlet vardır. Bu merkezde oluşun anlamı sadece devlete insan haklarının korunması konusunda ödev verilmesi değil, insan hakları ihlâllerinin yegâne sorumlusu olarak devletin görülmesidir.

Kamu görevlilerinin devletin sahip olduğu gücü kullanarak insan haklarının en büyük ihlalcisi haline gelmesi, en acil insan hakları tartışmalarının devlet merkezli yürütülmesini haklı kılar niteliktedir.

Devletlerarasında yapılan insan hakları konulu uluslararası sözleşmeler, bu sözleşmelerin bir kısmının kurduğu bölgesel düzeydeki denetim mekanizmaları, devletlerin uluslararası alanda yüklendikleri sorumluluğu yerine getirmek üzere ulusal düzeyde kurulan denetim ve yaptırım mekanizmaları, insan hakları düşüncesinin bir kamu ahlâkı olarak görülmesini mümkün kılmaktadır.


ADİL YARGILANMA HAKKI
Uluslararası Belgelerde Adil Yargılanma Hakkı
Bir ‘temel hak’ olmasa da, bütün diğer insan haklarının ve insan hakları olarak kabul edilmemekle birlikte gündelik hayatın devamı için önemli olan diğer hakların gerçekleştirilmesi için bir araç görevi de üstlenen ‘adil yargılanma hakkı’, öncelikle bağımsız mahkemeler eliyle, genel olarak da Adalet Bakanlığı vasıtasıyla hayata geçirilir.

1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, 1966 ve 1976 tarihli BM Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Adil Yargılanma Hakkı başlıklarından yola çıkarak, adil yargılanma hakkının başlıca şu unsurlardan oluştuğunu söyleyebiliriz:

a. Kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma
b. Silahların eşitliği ve çelişmeli yargı
c. Duruşmada bulunma
d. Susma hakkı
e. Aleni yargılama
f. Hukuka uygun deliller
g. Gerekçeli karar
h. Avukat ile temsil
i. Yargıya müdahale edilmemesi
j. Makul sürede yargılanma

Mahkemede Yargılanma Hakkı: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/1. maddesinde, “herkesin, kişisel hak ve yükümlülükleri ile hakkındaki bir suç isnadının karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından (...) yargılanma hakkına” sahip olduğu hükmü yer almaktadır. Bir mahkemede yargılanma hakkı, mahkemeye başvurma hakkı ile mahkemenin yasayla kurulmuş olması unsurlarını içerir.

Bağımsız ve Tarafsız Yargılama: Yargı erkinin kullanılmasını sağlayan organları var eden de yine hukuk kurallarıdır. Dolayısıyla yargı bağımsızlığının yapısal ve kurumsal unsurlarından bahsetmek, bu unsurları hayata geçiren hukuk kurallarından bahsetmek anlamına gelir. Genellikle hiyerarşik bir yapı olarak tasavvur edilen kurallar, en tepede Anayasanın bulunduğu bir piramide benzetilir. Bizzat Anayasayla birlikte diğer hukuk kurallarının da yapılma ve değiştirilme usulü, yine Anayasada bulunur. Anayasa aynı zamanda bu kuralları yapacak, değiştirecek ve uygulayacak organları ve kurumları yaratır ve yetkilendirir.

Silahların eşitliği ve çelişmeli yargı: Yargılamanın hakkaniyetle yürütülmesi için, mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülük açısından tarafların eşit imkânlara sahip olması gerekir. Silahların eşitliği adı verilen bu ilke çerçevesinde, davanın taraflarından birisi, iddiasını ortaya koymak ve delillerin değerlendirilmesini istemek bakımından diğer tarafa göre dezavantajlı konumda bulunmamalıdır. Çelişmeli yargı ilkesi ise, “bir davada tarafların, karşı tarafın sunduğu delil veya dosyada yer alan mütalaalar hakkında bilgi sahibi olma ve bunlar hakkında yorum yapma imkânına sahip olması” anlamına gelir.

Duruşmada bulunma hakkı: Duruşmada bulunma hakkı, aşağıda göreceğimiz aleniyet ilkesinin de gereği olarak, kişinin kendi davasının duruşmasına bizzat katılma imkânını içerir.

Susma hakkı: Susma hakkı, ceza davalarında sanığın kendi mahkûmiyetine yardımcı olmaya, kendi aleyhine beyanda bulunmaya veya delil vermeye zorlanmama hakkıdır. Ancak bu haktan yola çıkarak, susma hakkının mutlak olduğu da düşünülmemelidir.


Aleniyet İlkesi: Aleniyet, duruşmaların kamuya ve medyaya açık bir şekilde yapılması anlamına gelir. Asıl olan, ilk derece mahkemelerindeki duruşmaların aleni olmasıdır. İlke, sadece duruşmaların değil, mahkemenin verdiği kararın da aleni olmasını gerektirir.

Delillere ilişkin haklar: Ceza davalarında delillere ilişkin bir ilke, delillerin aleni olarak sanığın huzurunda mahkemeye sunulmasıdır. Böylece sanığ ın aleyhine sunulan delilleri öğrenmesi, değerlendirmesi ve savunma yapması imkânı sağlanmış olur.

Gerekçeli karar hakkı: Mahkemelerin verdikleri kararların gerekçeli olması beklenir. Hukukun gerçekten uygulanıp uygulanmadığı, kararın adil olup olmadığı, uzman hukukçular dışındaki kişiler açısından ancak bu yolla görülebilir.


Avukat ile temsil hakkı: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi md. 6/3©, hakkında suç isnadında bulunulanların “kendisini bizzat veya seçeceği bir avukat aracılığıyla savunma; avukata ödeme yapabilmek için yeterli imkânı yoksa ve adaletin yararı gerektiriyorsa ücretsiz hukukî yardım alma” hakkını tanımaktadır.

Yargıya müdahale edilmemesi: Yargılamanın müdahalelerden arınmış bir şekilde sürmesi ve sonuçlanması, adil yargılanma hakkının gerçekleşmesi açısından önem taşır.

Makul Sürede Yargılanma Hakkı: Çok uzun süren yargılamalar, gerek tarafların gerekse kamuoyunun adalete olan güvenlerini sarsmaktadır. Yargılamanın ‘makul süresini kestirmek zordur. Dolayısıyla bu konuda ‘ortalama’ bir süre zikretmek mümkün değildir. ‘Makul süre’, her davanın kendine has koşulları içerisinde değerlendirilmek durumundadır.
Ara
Cevapla


[-]
Tags
vize ders meslek notları etiği adalet


Hızlı Menü: